Mesleki Bilgiler, Hobiler, Çalışmalar, Öneriler, Güncel Bilgiler ve Haberler, Farklı Bir Bakış Açısı

Posts tagged ‘nedir’

Yeni Bayramlarda Eski Tat !


Eski bayramların tadı herkesin dilinde. Yenilen tatlılar daha tatlıymış, gezilen yerler daha güzelmiş, insanlar daha samimiymiş. Hayat, bayram gibiymiş! Bunlar pek çok kişiye masal gibi gelse de, eskiye nur yağıyor; bayramlar terapi gibi geliyor.

İnsanda muhafazakâr bir taraf var. Zaman geçtikçe eskiyi hep iyi hatırlar; her şeyin eskisini özler. Bu yüzden hep ‘Nerede o eski bayramlar’ der. Eskiden beşerî münasebetler daha iyiydi. Şimdi şartlar değişti, modernleşme hayatımızı değiştirdi. Bir sokakta herkes herkesi tanır, birbirine gider, gelirdi. Şimdi sitelerde, yüzlerce dairelik bloklarda kim kimi tanır? Küçük yerde insanın kıymeti vardır. Biri öldüğü zaman, günlerce evin kapısı açıktır. Yemek getirir, acınızı paylaşırlar. Bayramlar daha canlı geçer. Mamafih son yıllarda köy ve kasabaların da şehirlerden farkı kalmadı. Her inkılâp, kendi millî günlerini, dinî bayramların yerine koymaya çalışmıştır. Hatta Ankara’da mesela 29 Ekim’de takım elbisesini giyip, şapkasını başına koyarak komşu ziyaretine giden yüksek bürokratlar vardı. Ama pek tutmadı.

 

 

 

Geçmiş zaman olur ki

Bayramlar sevinç günleridir. Dinin ‘Eğlenin, neşelenin’ dediği günlerdir. Biz beraber sevinir, beraber üzülürüz. Tek başına eğlenip üzülmek, “beni yalnız bırakın” demek, ancak Amerikan filmlerinde olur. Bayramlar bir araya gelme vesilesidir. Hayatın monotonluktan çıktığı renkli günlerdir. Sevdiği kişiyi gördüğü zaman insan neşelenir. Bu psikolojik bir haldir. Akrabalarla görüşmek bir terapidir. Aynı sosyal seviyede olmasalar bile bir kişi onları görünce sevinir, morali düzelir. Toleransı artar, olup bitenleri daha geniş karşılar.

İnsanlar artık bayramı tatile çıkarak değerlendirmek istiyor. Aile bağları eskisi gibi değil. Vaktiyle amca çocuğu çok kıymetliyken, artık pek bir şey ifade etmiyor. Biri zengin, diğeri fakir; belki biri şehirde yaşıyor, öteki kasabada. Sosyal şartlar değişince, hele dışarıdan evlenince; müşterek hisse azalıyor, birbirine karşı bir yakınlık hissedilmiyor. Eskiden insanın işi evine yakındı; bu kadar çok çalışılmazdı. Bugün zorlu bir iş hayatı var. Kişinin kendisine ve ailesine ayıracağı zaman azalıyor. Yoğun hayat meşgalesine ancak bayram tatilleri ile mola veriliyor. Onun için tatile gideni mazur görmek lâzım.

 

Globalleşme, dünyayı küçük bir köy haline getirdi. İnsanlar da ister istemez değerlerini, en azından ruh sağlığını koruyabilmek için direniyor. Akrabalarıyla ilgileniyor, soyağacını araştırıyor, memleketine gidiyor, dededen kalma evini tamir ettiriyor. Ümitsizce de olsa bir geriye dönüş var. Geçmiş bir daha ele geçmez. Ama bayramları bayram yapan bir araya gelme, eğlenme, neşelenme, dünya meşgalesini unutma arzusu devam edecektir. Çünkü bunlar, cemiyetleri ayakta tutar. Yapmadığınızda dünyadaki altı milyar insandan biri olursunuz.

 

 

Cevizli baklava

Her hususi günün bir tatlısı vardır. Ramazan tatlısı güllaç ise, bayramınki cevizli baklavadır. Araplar fıstıklı yapar, üzerine kaymak koyar. Akide şekeri, lokum, badem ezmesi gibi şekerlemeler önceden alınır. Evvelce tepside küçük kaşıklarla envai reçel ikram edilirmiş. Sonra nedense, şekerlemeler arttığı için olsa gerek, bu âdet terk edildi. Kahve ve su; ardından da tatlı servisi yapılır. Tatlı yanında ayran verilir. Zira tatlı keser; ayran iştahı açar. Bayramda ilk gün yaşlılar ziyaret edilir. Ailenin bir büyüğünde akşam yemeği veya sabah kahvaltısında buluşulur. Çocuklar için de eğlenceler düzenlenir. Tabii ki kabristan ziyaretleri unutulmaz. Her mahallenin bağlı olduğu bir evliya vardır. Mesela Vefalılar Şeyh Vefa’yı, Topkapılılar Merkez Efendi’yi, Kocamustafapaşa’dakiler Sümbül Efendi’yi koruyucu olarak görür. Bir sıkıntısı oldu mu oraya gider, rahatlar. Bayramlarda da bu türbeler ziyaret edilir. Eyüp Sultan’a da gidilir. Bugün bile bu adet devam ediyor.

 

 

Bayramların, bayram namazına gitmeden evvel tatlı yemek sünnet olduğu için eskilerin Şeker Bayramı dediği, asıl ismi oruç açıldığı için Fıtra Bayramı da denilen ilki, büyük bir oruç ayından hemen sonra gelir. Daha eğlenceli geçer. Kurban Bayramı’nın ritüeli kurban kesimi ve et dağıtılmasıdır. Bayramda hediyeleşmek de gelenektir. Ziyaretlerde çikolata götürmek yeni çıkmıştır. Eskiden fakirlere arife günü kumanya ya da bir tepsi baklava gönderilirdi. Nişanın önü Kurban Bayramı ise, kızın ailesine kınalı, süslü ve boynuzuna altın bağlanmış bir koç göndermek de şarttır. Gelenlerden bilhassa çocuklara mutlaka hediye verilirdi. Benim çocukluğumda mendil ve çorap vermek âdetti. Daha evvel elden vermek hoş görülmediği için, mendilin kenarına veya çorabın içine para bağlanırmış. Çocuklar daha bir hoş görülür; bayram yeri denilen lunaparka götürülür.

 

 

Bayram günleridir!

Hicret sırasında Medinelilerin oynayıp eğlendiği iki bayramı vardı. Hazret-i Peygamber:  “Allah, bu iki bayramınızı, onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Bunlar Kurban ve Fıtra bayramıdır” dedi. Ensar eğlenceyi sever; Medine’de bayramlar, neşe içinde kutlanırdı. Buharî ve Müslim, Hazret-i Aişe’nin küçükken yaşadığı bir hâdiseyi nakleder: “Bir bayram günü, Habeşliler mescidin avlusuna gelip mızrak oyunu oynadılar. Resulullah beni çağırdı. Doyasıya seyrettim”. Yine aynı yerde geçer: Bir bayram günü Hazret-i Ebu Bekr kızı Âişe’nin yanına girdiğinde, iki küçük cariyeyi def çalıp şarkı söylerken gördü. Onlara serzenişte bulununca, Resulullah: “Bırak ey Ebu Bekr, bayram günleridir!” buyurdu. Bayram günleri oruç tutmak bile yasaklanmıştır.

 

Bu vesileyle okuyucularımızın ve bütün İslâm âleminin bayramını tebrik ederiz.

 

 

Kaynak: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

 

Reklamlar

Akıncılar; Osmanlı’nın Atlı Komandoları


Osmanlı’nın dillere destan Akıncı Ocağı, devletin kuruluşunda ve yükselişinde, tımarlı sipahi sınıfından sonra en büyük hizmeti gören ordu kuruluşudur. Yeniçeri toplam sayısının 3 bin olduğu Fâtih Sultan Mehmed’in tahta geçişinde (1451), akıncı mevcudu 50 binin üzerinde idi.

Akıncı, akın yapan askerdir. Akın, düşman iline akmaktır. Nasıl akılır? Atla… O halde akıncı, tıpkı tımarlı sipahisi ve kapıkulu sipahisi gibi bir atlı, süvari sınıfıdır. Atsız akın olmaz. Süvari olmayan akıncı mevcut değildir.

Osmanlı Akıncısı, at binmeyi binlerce yıllık tecrübeden sonra öğrendi. Binlerce yıl önce dünyanın en iyi at koşumlarını, çizmelerini yapmış bir ırktan geliyordu. Pasifik ile Atlantik arasında daha bin yıl önce at koşturmuştu. Dünyanın hiç şüphesiz birinci süvarisi idi. Akıncı neslinin artık yok olduğu, 1789 tarihi gibi geç bir dönemde bile bir Almanya imparatorluk askerî jurnalinde ” Avrupa’nın en âlâ süvarisi Osmanlı süvarisidir” ibaresi düşülmüştür (Cevdet Paşa, IV, 325). Varın 15. ve 16. Asırlarda Osmanlı akıncısının nasıl at bindiğini tahayyül buyurun…

At, Türk’ün maddî gücünü gösteren semboldür. Bozkurt’un manevî gücünü gösteren millî sembol olması gibi… Bir millet, bir işi iyi yapmasını öyle kısa müddette öğrenememektedir. İsviçreli, saat yapmayı 500 yılda öğrenmiştir. Osmanlı akıncısı, sâhibzuhûr (birden ortaya çıkmış) değildir. Orta Asyalı süvarinin gerçek neslidir.

Akıncı, öncüdür. Piyoniyedir, gönüllüdür, fedaidir, dalkılıç ve kelle koltuktadır. Yolu o açar ve o gösterir. Ardından ordu yürür. 14, 15 ve 16. Asırlarda Balkanlar’ın fethi ve Rumeli’nde yeni bir Türk anayurdu oluşması, birinci derecede akıncının eseridir. Akıncılık ruh, inanç, iman, gönül meselesidir. Aynı zamanda bir dünya görüşü meselesidir. Bu hassalardan mahrum kişiden akıncı olmaz.

Akıncı Ocağı, çağdaş ordulardaki komando sınıfının karşılığıdır. Atlı ve hafif silâhlı bir komando… Hareket yeteneği olağanüstü yüksek… Görevi, düşman ülkesini taramak, düşmanın maddî ve manevî gücünü vurmak, orduya yol açmak, düşmanın Osmanlı sınırına sarkmasını önlemektir. Denizde aynı görevi, Korsan denen deniz akıncı sınıfı yürütmektedir. İspanyolca gerilla’nın yerine son asır Türkçesinde çok geçen çete tabiri, akıncı kavramını tamamıyla karşılamaz. Zira gerilla veya çete, daha çok dağda vuruşur. Osmanlı akıncısı ise dağ savaşı yapmaz. Ovada savaşır. Genellikle su yolunu, vadileri izleyerek yol alır. Dağ geçitlerinden geçer. Ancak dağa çıkmaz. Zira atla dağa çıkılmaz, katır gerekir; akıncı ise katır kullanmaz, katır dörtnal yapamaz. Zaten akıncının dağda işi yoktur, dağda üslenmez. Dağda düşmanın vurulacak askeri, ordu tesisleri, meskûn yerleri yoktur.

Yavuz, Çaldıran’da Rumeli’den getirdiği akıncı birliklerini kullandı (23 Ağustos 1514) Mohaç’ta Kânûnî de akıncı tümenleri kullanmıştır. Çaldıran’da akıncı tümenlerinden birine Malkoçoğlu Ali Bey, diğerine kardeşi Malkoçoğlu Tur-Alî Bey komuta ediyordu. Safevî ordusuna pervasızca girdiler. 30 dakika arayla iki kardeş şehit düştü. İkincisinin de şehit düştüğünü gören başkomutan Sultan Selim’in ağladığı meşhurdur.

Her akıncı adayı, beyine kendisim tanıtmak durumundadır. Bu bakımdan diğer ordu sınıflarına alınma şartlarına hiç benzemez. Kabûl veya red, akıncı beyinin iradesindedir. Padişahın bile, bir kişiyi bir akıncı beyine tavsiye ettiğini gösterir tek belgeye rastlanamaz. Tek kötü akıncı, akında birliğinin mahvına sebep olabilir. Hızla düşünüp karar verebilecek, kararını yıldırım hızıyla uygulayabilecek, komutanının “öl!” emrine gözünü kırpmayacak yapıda olması gerekir. Atına ve silâhlarına üstün şekilde hâkim olabilmesi lâzımdır. Çoğunluk babadan oğula mesleği sürdürenlerden oluşur. Zira bir akıncıyı, ancak daha tecrübeli bir akıncı yetiştirebilir.

Yazının PDF devamı için Akıncılar- Osmanlı’nın Atlı Komandoları

Kaynak: tarih ve medeniyet

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: