Mesleki Bilgiler, Hobiler, Çalışmalar, Öneriler, Güncel Bilgiler ve Haberler, Farklı Bir Bakış Açısı

Posts tagged ‘matematik’

Büyük Âlim: Ali Kuşçu


Tarihimizde tozlu sayfalar arasında kalmış ve bugün için belki de garip addedebileceğimiz satırlar bulunmaktadır. Bu sayfalar karıştırıldığı takdirde karşımıza çıkan bazı anekdotlar kimi zaman heyecan verici olabilmektedir. Bizim kültürümüzde herkesçe beğenilen bir gelenek vardır ki,  uzak bir yolculuktan yahut seyahatten dönüldüğü zaman geride kendisini bekleyenlere hediyeler getirmek ayrı bir letâfet ve nezâket örneğidir. İşte şimdi  beş asır önce yaşanmış bu tarz bir hâdiseye şahit olacağız. Bu hikayenin kahramanları ise astronomi ve matematikte devrin iki büyük âlimi  olan  Ali Kuşçu ile Uluğ Beğ olacaklardır.

Asrının Batlemyus’u

Ali Kuşçu İstanbul’un Fatih’i olan II. Mehmed Han zamanının önde gelen bilginlerindendir. Yüzyıllar boyunca Batı dünyası onu Asrının Batlemyus’u (Ptolemy) olarak vasıflandırdı. Asıl ismi Alâeddin Ali’dir. Fakat kendisi Ali Kuşçu ismiyle şöhret bulmuştur. Bunun sebebi, babasının Maveraünnehir bölgesi hükümdarı olan Uluğ Beğ’in av kuşlarını yetiştiricisi olmasıdır. Yani Ali Kuşçu’nun babası, Uluğ Beğ’in Doğanbaşısı olduğu için oğlu Ali, babasının bu işine nispeten Kuşçu sıfatıyla anılmıştır. Küçük yaşta ilim hayatına başlayan Ali Kuşçu, bu bölgede Uluğ Beğ’in meydana getirdiği ilim çevresinde büyüdü. Akli ve naklî ilimleri bir arada tahsil etti. Zamanın derin âlimlerinden Kadızâde-i Rûmî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muîniddin Kâşi’den matematik, fizik ve astronomi ilimlerinin inceliklerini öğrendi.

Âlim ilme doymaz

Semerkand’da bulunan bu rasadhanede Ali Kuşçu, Kadızâde-i Rumi ve Uluğ Beğ gibi büyük astronomlar vakitlerini geçirmişlerdir.

Fakat bir noktadan sonra darb-ı mesel, yani atasözü hâlini almış bir tâbir âdeta Ali Kuşçu’nun üzerinde tezâhür ediyordu. “Âlim ilme doymaz” demişlerdir. Ali Kuşçu belli bir yaşa geldikten sonra Semerkand’dan çıkıp Kirman’a gitmek ister. Çünkü bu bölge de Semerkand gibi mühim ilim adamlarının bulunduğu bir merkezdir. Fakat söz konusu isteğini bir türlü hocalarına açamaz. Çünkü onlardan bu seyahate dâir izin çıkmayacağından endişeleniyordur. Hocası Kâdızâde ve yaşadığı bölgenin hükümdarı Uluğ Beğ ona değer veriyor ve yetişmesinde ihtimam gösteriyorlardı. Fakat Ali Kuşçu daha fazla dayanamadı ve Kirman’a doğru harekete geçti. Burada kaldığı müddetçe hem öğrendi, hem de öğretti. İlmini arttırdı. Bu süre zarfında Şerhü’t-Tecrîd’i kaleme aldı ki, söz konusu eser kendisinden sonra tam iki asır boyunca yüksek medreselerin ve öğrencilerinin mürâcaat kitabı oldu.

Bize Ne Hediye Getirdiniz?

Kirman’da iken işlerini tamamlayan Ali Kuşçu için artık memleketine dönme vakti gelmişti. Fakat epey zamandır ortalarda gözükmüyordu. Döndüğü vakit hocasının ve hükümdarının karşısına tekrar nasıl çıkacağını düşünüyordu. Nihâyet bütün cesaretini toplayarak Uluğ Beğ’in huzuruna vardı. Koltuğunun altına bir şey sıkıştırmıştı. Uluğ Beğ onu uzun bir aradan sonra yeniden görünce çok sevindi, fakat bunu belli etmek istemedi. Çünkü kendisini çok özletmişti. Biraz sitemkâr bir biçimde muhatabına “Ali Kuşçu! Bunca zamandır nerelerdeydiniz?” dedi. Ali Kuşçu mahcup bir şekilde durumu izah etmeye çalıştı. Bir müddet sonra sitemini tebessüme dönüştüren Uluğ Beğ bu kez latifeyle karışık sordu: “Peki…” dedi. “Bilirsiniz seyahatın akabinde hediyelerle dönmek büyüklerimizin güzel âdetlerindendir. Siz bize ne hediye getirdiniz?” diye sordu.

Hallü Eşkâli’l-Kamer

Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’in huzurunda

Ali Kuşçu bu kez koltuğunun altında sakladığı şeyi çıkardı ve “Efendim, eğer kabul buyurursanız bu kitabı getirdim” diyerek cevap verdi. Söz konusu kitap yüzyıllardan beri net bir şekilde çözülemeyen Ay’ın hareketlerine dâirdi. İsmi, Hallü Eşkâli’l-Kamer(Ay’ın safhalarının açıklanması)  olan bu eser  hatasız olarak Ay’ın hareketlerini ve bir ay içersinde aldığı şekilleri hesap ile gösteriyordu. Devrinde ve sonrasında uzun yıllar otorite olacak olan bu kitabı Uluğ Beğ eline aldı ve dikkatlice inceledi. Okudukça ayrı haz aldı. Nihayet etraflı bir tedkikten sonra ayağa kalktı ve “En güzel hediyeyi getirmişsin!” diyerek Ali Kuşçu’ya sarıldı ardından onu tebrik etti.

Ali Kuşçu gerçekten bilim tarihimiz açısından mühim bir şahsiyettir. Daha zamanında onun büyüklüğünü duyan Fatih, kendisini İstanbul’a davet etmiş ve sefer esnasında bu büyük âlimin konakladığı her menzil için 1000 akçe tahsisâtta bulunmuştur. Böylelikle daha İstanbul’a girmeden kendisinin sevgisini kazanmak istemiştir. Nihayet İstanbul’a gelen Ali Kuşçu bu şehirde yüzlerce talebe yetiştirmiş ve yazdığı kitaplar yıllarca medreselerde okutulmuştur. Kabri, İstanbul’un Eyüp Sultan semtindedir.

 

Kaynak: tarih ve medeniyet

Reklamlar

Câbir bin Hayyân Abdullah el-Ezdî


George Sarton onu, “Orta çağların ilimler ansiklopedisi” olarak değerlendirmekte, şöhret ve tesirlerinin, 17. asra kadar devâm etmiş olduğunu ifâde etmektedir. Gerçekten 17. asra gelinceye kadar kimyâ bilimleri alanında onun seviyesine kimse çıkamamış, kimse onu gölgede bırakamamıştır. Doğu ve batı ilim dünyâsında ona denk ve onu aşan bir kimyâcı yetişmemiştir.

Modern kimyânın kurucusu meşhûr İslâm âlimi. Tebe-i tâbiîndendir. İsmi Câbir bin Hayyân Abdullah el-Ezdî olup, künyesi Ebû Abdullah’tır. Horasanlı, Tuslu, Harrânlı ve Kûfeli olduğu söylenen Câbir’in âilesi hakkında çok az bilgi vardır. İslâm âleminde Sûfi, Avrupa’da Al-Geber ismiyle şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemekte ve yaklaşık 815 (H. 200) yılında vefat ettiği kabul edilmektedir.

Aslen Türk olan Câbir bin Hayyan, Abbâsî Halîfesi Hârûn Reşîd’in sarayında yaşadı. Vezir Yahyâ bin Hâlid el- Bermekî’den himâye gördü. Asrının fen âlimiydi. Bütün İslâm âlimleri gibi, fen ilmini, İslâmî ilimlerle berâber okudu. Tıp, astronomi, matematik, felsefe, kimyâ ve zamanın diğer ilimlerinde yetişti.

Câbir bin Hayyân, Câfer-i Sâdık hazretlerinin derslerine devâm etti ve hizmetinde bulundu. Temel din ilimlerini öğrendi. İlmî araştırmalarda husûsî metodlar geliştirdi. O zamanda meşhûr olan simyâ (sihir ve büyücülerin, olması mümkün olmayacak şeyleri yapıyorlar gibi göstermeleri) ilminin bir fen ilmi olmadığını isbât edip, ondan ayrı olarak tecrübeye, analize ve matematiğe dayalı kimyâ ilmini kurdu. Böylelikle bugünkü modern kimyânın temelini atmış oldu.

Ünlü Fransız bilim târihçisi M. Berthelot, Orta Çağlarda Kimyâ Târihi adlı eserinde şöyle demektedir: “Aristo’nun mantık ilmindeki yeri neyse, Câbir bin Hayyân’ın kimyâ ilmindeki yeri de odur. Aristo, mantığın kurucu ve üstâdı olarak kabul edildiği gibi, Câbir bin Hayyân da kimyânın kurucusu ve üstâdıdır.”

Yazdığı eserler, asırlarca İslâm medreselerinde okutulunca, Endülüs Müslümanları yoluyla Avrupa’ya geçti. İslâm dünyâsında ve Avrupa’da kimyâ ilminde Câbir çağının sonu bir türlü gelmedi. Öyle ki, Avrupa’da bâzı kimyâgerler, kabul görmesi için eserlerini ona mâl ederek, kendi eserlerine onun ismini yazdılar.

Câbir’in eserlerinin büyük bir kısmı kayboldu. Bunlardan yirmi yedi tânesi, Lâtince ve Almanca olarak Nürnberg, Frankfurt ve Strazburg’ta 1473-1710 yılları arasında basılmıştır. Basılmış olan eserlerinden bâzılar şunlardır:

1) Kitâb-ül-Beyân, 2) Kitâb-ül-Hacer, 3) Kitâb-ün-Nûr, 4) Kitâb-ül-İzâh, 5) Kitâb-ül-Istakas-is-Sâlis, 6) Tefsîr-ül-İstaka, 7) Kitâb-üt- Tecrid, 8) Kitâb-ül-Mülk, 9) Kitâb-ur-Rahme.

Basılmamış eserlerinden bâzıları ise şunlardır:

1) Kitâb-üş-Şems, 2) Kitâb-ül-Kamer, 3) Kitâb-ül-Hayvân, 4) Kitâb-ün-Nebât, 5) Kitâb-ül-Hikmet, 6) Kitâb-ül-Anâsır, 7) Kitâb-ül-Kimân-il-Meâdin, 8) Kitâb-ül-Hilkat, 9) Kitâb-ül-Hey’et, 10) Kitâb-ün-Nakd.

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: