Mesleki Bilgiler, Hobiler, Çalışmalar, Öneriler, Güncel Bilgiler ve Haberler, Farklı Bir Bakış Açısı

Posts tagged ‘Kıssadan Hisse’

Büyük Âlim: Ali Kuşçu


Tarihimizde tozlu sayfalar arasında kalmış ve bugün için belki de garip addedebileceğimiz satırlar bulunmaktadır. Bu sayfalar karıştırıldığı takdirde karşımıza çıkan bazı anekdotlar kimi zaman heyecan verici olabilmektedir. Bizim kültürümüzde herkesçe beğenilen bir gelenek vardır ki,  uzak bir yolculuktan yahut seyahatten dönüldüğü zaman geride kendisini bekleyenlere hediyeler getirmek ayrı bir letâfet ve nezâket örneğidir. İşte şimdi  beş asır önce yaşanmış bu tarz bir hâdiseye şahit olacağız. Bu hikayenin kahramanları ise astronomi ve matematikte devrin iki büyük âlimi  olan  Ali Kuşçu ile Uluğ Beğ olacaklardır.

Asrının Batlemyus’u

Ali Kuşçu İstanbul’un Fatih’i olan II. Mehmed Han zamanının önde gelen bilginlerindendir. Yüzyıllar boyunca Batı dünyası onu Asrının Batlemyus’u (Ptolemy) olarak vasıflandırdı. Asıl ismi Alâeddin Ali’dir. Fakat kendisi Ali Kuşçu ismiyle şöhret bulmuştur. Bunun sebebi, babasının Maveraünnehir bölgesi hükümdarı olan Uluğ Beğ’in av kuşlarını yetiştiricisi olmasıdır. Yani Ali Kuşçu’nun babası, Uluğ Beğ’in Doğanbaşısı olduğu için oğlu Ali, babasının bu işine nispeten Kuşçu sıfatıyla anılmıştır. Küçük yaşta ilim hayatına başlayan Ali Kuşçu, bu bölgede Uluğ Beğ’in meydana getirdiği ilim çevresinde büyüdü. Akli ve naklî ilimleri bir arada tahsil etti. Zamanın derin âlimlerinden Kadızâde-i Rûmî, Gıyâseddin Cemşîd ve Muîniddin Kâşi’den matematik, fizik ve astronomi ilimlerinin inceliklerini öğrendi.

Âlim ilme doymaz

Semerkand’da bulunan bu rasadhanede Ali Kuşçu, Kadızâde-i Rumi ve Uluğ Beğ gibi büyük astronomlar vakitlerini geçirmişlerdir.

Fakat bir noktadan sonra darb-ı mesel, yani atasözü hâlini almış bir tâbir âdeta Ali Kuşçu’nun üzerinde tezâhür ediyordu. “Âlim ilme doymaz” demişlerdir. Ali Kuşçu belli bir yaşa geldikten sonra Semerkand’dan çıkıp Kirman’a gitmek ister. Çünkü bu bölge de Semerkand gibi mühim ilim adamlarının bulunduğu bir merkezdir. Fakat söz konusu isteğini bir türlü hocalarına açamaz. Çünkü onlardan bu seyahate dâir izin çıkmayacağından endişeleniyordur. Hocası Kâdızâde ve yaşadığı bölgenin hükümdarı Uluğ Beğ ona değer veriyor ve yetişmesinde ihtimam gösteriyorlardı. Fakat Ali Kuşçu daha fazla dayanamadı ve Kirman’a doğru harekete geçti. Burada kaldığı müddetçe hem öğrendi, hem de öğretti. İlmini arttırdı. Bu süre zarfında Şerhü’t-Tecrîd’i kaleme aldı ki, söz konusu eser kendisinden sonra tam iki asır boyunca yüksek medreselerin ve öğrencilerinin mürâcaat kitabı oldu.

Bize Ne Hediye Getirdiniz?

Kirman’da iken işlerini tamamlayan Ali Kuşçu için artık memleketine dönme vakti gelmişti. Fakat epey zamandır ortalarda gözükmüyordu. Döndüğü vakit hocasının ve hükümdarının karşısına tekrar nasıl çıkacağını düşünüyordu. Nihâyet bütün cesaretini toplayarak Uluğ Beğ’in huzuruna vardı. Koltuğunun altına bir şey sıkıştırmıştı. Uluğ Beğ onu uzun bir aradan sonra yeniden görünce çok sevindi, fakat bunu belli etmek istemedi. Çünkü kendisini çok özletmişti. Biraz sitemkâr bir biçimde muhatabına “Ali Kuşçu! Bunca zamandır nerelerdeydiniz?” dedi. Ali Kuşçu mahcup bir şekilde durumu izah etmeye çalıştı. Bir müddet sonra sitemini tebessüme dönüştüren Uluğ Beğ bu kez latifeyle karışık sordu: “Peki…” dedi. “Bilirsiniz seyahatın akabinde hediyelerle dönmek büyüklerimizin güzel âdetlerindendir. Siz bize ne hediye getirdiniz?” diye sordu.

Hallü Eşkâli’l-Kamer

Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmed’in huzurunda

Ali Kuşçu bu kez koltuğunun altında sakladığı şeyi çıkardı ve “Efendim, eğer kabul buyurursanız bu kitabı getirdim” diyerek cevap verdi. Söz konusu kitap yüzyıllardan beri net bir şekilde çözülemeyen Ay’ın hareketlerine dâirdi. İsmi, Hallü Eşkâli’l-Kamer(Ay’ın safhalarının açıklanması)  olan bu eser  hatasız olarak Ay’ın hareketlerini ve bir ay içersinde aldığı şekilleri hesap ile gösteriyordu. Devrinde ve sonrasında uzun yıllar otorite olacak olan bu kitabı Uluğ Beğ eline aldı ve dikkatlice inceledi. Okudukça ayrı haz aldı. Nihayet etraflı bir tedkikten sonra ayağa kalktı ve “En güzel hediyeyi getirmişsin!” diyerek Ali Kuşçu’ya sarıldı ardından onu tebrik etti.

Ali Kuşçu gerçekten bilim tarihimiz açısından mühim bir şahsiyettir. Daha zamanında onun büyüklüğünü duyan Fatih, kendisini İstanbul’a davet etmiş ve sefer esnasında bu büyük âlimin konakladığı her menzil için 1000 akçe tahsisâtta bulunmuştur. Böylelikle daha İstanbul’a girmeden kendisinin sevgisini kazanmak istemiştir. Nihayet İstanbul’a gelen Ali Kuşçu bu şehirde yüzlerce talebe yetiştirmiş ve yazdığı kitaplar yıllarca medreselerde okutulmuştur. Kabri, İstanbul’un Eyüp Sultan semtindedir.

 

Kaynak: tarih ve medeniyet

Reklamlar

Mücevherli Minare


Kanuni Sultan Süleyman tahta geçip adına bir cami yaptırmaya karar verdiğinde bu caminin şimdiye kadar yapılanların en muhteşemi olmasını istedi. Düşüncesini Mimarbaşı Sinan’a açtı.

Sinan: ‘Buyruğunuz başım üstünedir. Yalnız önce şehri gezmek isterim. Bana bir hafta izin verin padişahım dedi.’

Padişah yarı kızgınlıkla ‘Sen İstanbul’u bilmez misin Sinan?’ dedi. ‘İşe başlamak için neden beklersin?’

‘İşe şu anda başlamış bulunuyorum Sultanım. Bir hafta boyunca şehri dolaşarak caminizin yerini tespit edeceğim…’

Mimarbaşı bunu dedikten sonra padişahın yanından ayrıldı. Ertesi sabah şehri bir baştan bir başa dolaşmaya başladı. Cami, Ayasofya’nın bulunduğu tepe gibi bir tepeye yapılmalıydı. Süleymaniye ilk bakışta göze çarpmalıydı.

Bir sabah, dolaşırken yolu Beyazıt’a düştü. Hava ılıktı. Ağaçların altından Eski Saray dedikleri bu günkü üniversite binasının bulunduğu alana yürüdü. Alanın sonuna gelince şaşkınlıkla durdu. Aradığı tepenin ta kendisiydi burası. Marmara Denizi de, Haliç de tabak gibi görünüyordu buradan. İstanbul’a tam tepeden bakılabiliyordu. Mimarbaşı, sevinçle sakalını sıvazlayarak konağına döndü. Odasına kapandı. Planı hazırladı. Caminin yeri hazırdı. Plan tamamlanınca padişaha sunuldu. Padişah seçilen yeri de planı da çok beğendi. Mimarbaşına artık hiç vakit geçirmemesini söyledi.

Sinan önce baş eğerek buyruğu yerine getireceğini belirtti. Sonra ak sakallı başını kaldırarak ‘Sultanım,’ dedi. ‘Üzülerek şunu belirtmek isterim. Sizden yine bir süre izin istemek zorundayım.’

‘Bu kaçıncı izin böyle mimarbaşı? Bu kez derdin ne ola?’

‘Caminin taşları Sultanım. Taş ocaklarını gezip gerekli olan taşı ve öteki aletleri seçmeliyim.’

‘Pekala, bildiğin gibi yap. Yalnız çok uzamasın.’

Mimar Sinan, herşeyi önceden hesaplamıştı. Hesapladığı gibi de yaptı. Temelden başlayarak camiye koyacağı her taşı bir bir seçti. Temel için bir çok taş ocağından taşlar getirtti. Ortadaki büyük, geniş ve yüksek kubbeye destek olacak dört büyük sütun gerekiyordu.

Mimar Sinan, bunlardan ikisini İstanbul’da arayıp buldu. biri Fatih’te Kıztaşı adı verilen Bizanslılardan kalma bir dikili taştı. Sütun oradan söktürüldü. İri mandalarla yapım yerine çektirildi. İkincisi, yine Bizanslılardan kalma, Topkapı Sarayı dolaylarında bulunan bir başka dev sütundu. O da oradan kaldırılıp yapım yerine çektirildi. Öteki iki sütundan birinin İskenderiye’den, ikincisinin Balbek kalıntılarından getirtilmesi için haber salındı. Böylece temele konulacak dört ana sütun tamamlanmış oluyordu. Geri kalan sütunlardan kimileri Sultan Ahmet’teki Bizanslılardan kalma koşu yerinden (hipodrom) söktürüldü. Kullanılacak olan ak mermerlerin tamamı Marmara Adası’na ısmarlandı. Yeşil mermerler de Arabistan’dan getirildi.

Bu sırada ülkenin dört bir yanından ırgatların en güçlüleri, taş ustalarının en hünerlileri, duvarcıların en ünlüleri aranıp bulundu. Hızlı bir çalışma başladı. Haliç’e bakan bu çıplak tepe, bir anda arı kovanına dönmüştü. Önce temel kazılmaya başlandı. Kazmacılar durup dinlenmek bilmiyordu. Gece gündüz demeden çalışıyorlardı. Temel kazma işi bitecek gibi görünmüyordu. Ne kadar kazılsa yeterli bulmuyordu Sinan.

‘Daha derine, daha derine!’ diyordu. Temeller, iyice derine indikten sonra kazma işi durduruldu. Bu kez, duvarcılar işe girişti. Temeli, kesme taşlarla örmeye başladılar. Bu iş bitince Mimar Sinan işi durdurdu. Birçok ustayla işçiyi paralarını ödeyip memleketlerine gönderdi. Zaten kış gelmişti. İşin birdenbire durdurulması herkesi şaşırtmıştı. Daha yerin üstünde yükselmiş ne bir tek duvar, ne de dikili bir mermer sütun vardı. Gelen bütün taşla, karılan harçlar, hepsi temele harcanmıştı. Toprağın üstü bomboştu daha. Yapıma hiç başlanmamıştı sanki. Tepe bir yıl önceki gibi çıplaktı.

Yapımın durması hem ülke içinde, hem de ülke dışında türlü dedikodulara yol açtı. Sinan’ı çekemeyen bazı kimseler, mimarbaşının tembellik ve beceriksizliğinden bahsediyorlar, işi gevşek tuttuğunu, artık çok yaşlanıp bunamış olduğunu söylüyorlardı.

Akıllı bir padişah olan Kanuni, yapının temelin yerleşmesi için bir süre özellikle durdurulduğunu biliyordu. Mimarbaşına güveniyordu o. Nitekim, kışın bitiminde memleketlerine giden taş ustaları, duvarcılar, ırgatlar İstanbul’a dönmeye başladılar. Öte yandan Mısır içlerinden Nil yolu ile İskenderiye’ye getirilen sütun, Balbek’ten gönderilen dev sütunla beraber, İskenderiye’de saldan gemilere bindirildi. İstanbul’a yollandı. Unkapanı’ında kıyıya çıkarılan sütunlar, oradan Vefa yolu ile yokuş yukarı çekilerek caminin yapım yerine getirildi. Yapıma yeniden başlanmıştı.

Yapımın bir süre durdurulması, İran Şahı Tahmasb Han’a caminin yapımından vazgeçildiği biçiminde yansıtıldı. Şah, oturduğu yerde, yapımın durmasını Kanuni’nin paralarının tükenmesine yordu. Hemen çok değerli mallarla değerli taşlardan oluşan bir sandık mücevher hazırlattı. Bunları bir elçinin eşliğinde İstanbul’a armağan olarak gönderdi. Padişaha bir de mektup yazdı.

Mektubunda şöyle diyordu: ‘Duyduk ki camiyi tamamlamaya gücünüz yetmeyip vazgeçmişsiniz. Size dostluğumuza dayanarak bunca mal, para ve mücevher gönderdik.Bunlarla caminin tamamlanmasına çalışın. Böylece, bizim de hayratınızda katkımız olsun. ‘

Kanuni, mektuba da, armağanlara da çok kızdı. Tahmasb’ın davranışını saygısızca bulmuştu. Gönderilen malları elçinin ayakları dibine döktürdü. Mimarbaşını çağırtarak değerli taşlarla dolu mücevher sandığını ona verdi. Elçiye dönerek şunları söyledi: ‘Senin şahının ne böyle bir cami yaptıracak gücü, ne de böyle bir camiyi yapacak mimarı vardır. Ben her ikisine de sahibim. Şahına söyle, onun değerli taşları, benim camimin taşları yanında bir hiçtir.’

Kanuni, elçiye bunları söyledikten sonra Mimarbaşı Sinan’a döndü: ‘Sana verdiğim bu mücevherleri tez yapım alanına götür. Hepsini öteki taşların arasına katıp caminin yapımında kullan.’ Elçi, duydukları karşısında şaşkına döndü. Aklı başından gidecek gibi oldu. El etek öpüp padişahın yanından ayrıldı. Mimar Sinan da mücevher dolu sandığı yapım alanına taşıttı.

Ertesi gün, elçi yapım alanına geldi. İşçiler her yanda harıl harıl çalışıyordu. Mimarbaşı da ordaydı. Elçinin yapıyı gezmeye geldiğini görünce, mücevher sandığını ortaya getirtti. Kapağını açıp iki avuç mücevher aldı. Büyük bir taş havana koydu. Havanın başında ellerinde tokmakla bekleyen işçilere işaret etti. İşçiler ağır tokmaklarla taş havanın içindeki değerli taşları un ufak ettiler. Mimar Sinan, elçinin hayretten açılmış gözlerinin içine baka baka havandaki mücevher parçacıklarını bir avuç kum gibi, işçilerin kardığı harcın içine kattı. Bunu gören elçi orada daha fazla duramadı. Aynı gün memleketine dönmek için yola çıktı.

Derler ki, Sinan, gelen mücevherlerden bazılarını minarelerden birinin taşları arasına süs olarak yerleştirdi. Bu yüzden o minare güneşte parıl parıl yanmaya başladı. Onun için de Mücevherli minare adını aldı. Yazık ki, Mücevherli Minare’nin parıltısı uzun sürmedi. Güneş, yağmur, kar bu süs taşlarının parıltısını köreltti. Mücevherli Minare parıldamaz oldu. Ama yüzlerce usta elin yonttuğu, bir o kadar işçinin sırtında taşıdığı, sonra da üst üste dizdiği ak taşlarla kara taşlardan oluşan aynı minare, kara, yağmura, fırtınaya, depremlere bana mısın demeden dimdik ayakta kaldı. Sağlamlığı ile güzelliğini günümüze kadar korudu. Mücevherin aldatıcı parıldıtı yerine, sağlamlık güzelliğin simgesi oldu.

 

Meyyitezade – İnanılmaz Bir Hadise


Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle bir hadise nakledilir:

Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde, 1552 senesinde Macaristan’daki Eğri kalesi üzerine bir sefer düzenlenir. Bu sefere katılacak olan Anadolu ve Rumeli Sipahilerine haber salındı. Bunlardan biri de Kasımpaşa’daki Sipahi birliklerinden birinin kumandanı olan Hüseyin Ağa idi. Yeni bir gazaya katılacağı için sevinçliydi, fakat geride bırakacağı hanımı hamile ve üstelik hasta idi. Kendisi yok iken ona kim bakacak ve çocuğuna kim sahip çıkacaktı. Sonunda ellerini semaya açtı ve:“Yâ İlâhî!.. Doğacak olan çocuğumu sana emanet ediyorum…” diye yalvardı.

Şimdi içi rahattı. Hanımıyla helallaştı ve hemen kıtasına gitti. Nihayet sefer tamamlanmış, Gazi aylar sonra tekrar İstanbul’a dönmüştü. Hemen Kasımpaşa’daki evine gitti. Bu günlerde çoucuğu dünyaya gelmiş olmalıydı. Kapıyı çaldı, fakat açan olmadı. Komşuları onu görünce yanına geldiler ve hanımının birkaç gün önce vefat ettiğini bildirdiler.  Hüseyin Ağa, gözyaşlarına hakim olamadı ve “Allah taksiratını affetsin” kelimeleri ağzından döküldü.

Sonra birden aklına geldi:

“Ben giderken o hamileydi. Çocuğunu dünyaya getirdi mi?”

“Hayır, o vaziyette iken defnedildi”

“Ben onun karnındaki çocuğu Cenab-ı Hakk’a emanet etmiştim. Tez mezarını bana gösterin”

O sırada duyanlar gelmiş, kalabalığın sayısı artmıştı. Birlikte Kasımpaşa Tersanesinin arkasındaki mezarlığa yürüdüler ve merhumenin kabrine vardılar. Gazi derhal eğilerek kulağını mezara dayadı. Ne duymayı umuyordu acaba? İşte inanılmaz hadise, mezardan boğuk bir ağlama sesi geliyordu. Hemen toprağı kazdılar ve birkaç dakika içinde merhumenin naaşına ulaştılar. Herkesin gözü hayrettten faltaşı gibi açılmıştı; bir bebek, annesinin memesine uzanmayı başarmış, onu emerek bu dakikaya kadar yaşamıştı. Gazi, ciğerparesini bağrına basmış, gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanıyordu. O anda gaibden bir ses duydu;

“Sen bize yalnızca çocuğu emanet ettin, eğer annesini de emanet etseydin, onu da sağ salim bulurdun”

Aradan seneler geçti. Çocuk, mahallelinin ihtimamlarıyla büyüdü, okudu ve devrinin ulemasından oldu. Anasının vefatından sonra dünyaya geldiği için ona Osmanlı tarihinde “Meyyitezade” yani ölü kadının oğlu denildi. Nihayet 1612 senesinde 60 yaşlarında iken vefat eden Meyyitezade, Kasımpaşa’da annesini yanına defnedildi. Mezarı halkın en çok ziyaret ettiği kabirlerden idi.

Rus Asker ve Berber << Anlamlı Bir Hikaye


Rus’un biri, saçını kestiriyormuş. Berber sormuş:
-Askerlik yaptınız mı?
-Yaptım.
-Nerede yaptınız?

-Çeçenistan‘da.
-Çeçenistan‘da mı?
-Evet, Çeçenistan‘da.
Aradan birkaç dakika geçmiş, berber tekrar sormuş:
-Askerliği nerede yapmıştınız?
-Çeçenistan‘da.
-Nerede, nerede?
-Çeçenistan dedim ya!
Birkaç dakika sonra berber yine sormuş:
-Demek askerliği Çeçenistan‘da yaptınız ha?
-Evet, evet, evet! Çeçenistan‘da yaptım!
Berber birkaç dakika sonra aynı konuyu bir daha açmaya kalkışınca, Rus müşteri isyan etmiş:
-Yahu kardeşim, askerliğimi Çeçenistan‘da yaptığımı elli kere söyledim. Niye tekrar tekrar soruyorsun?
Berber cevap vermiş:
-Çeçenistan deyince; saçların diken diken oluyor, ben de daha rahat kesiyorum!..

Kılıç Ali Paşa Hamamı


Kılıç Ali Paşa, Tophane’de yaptırmakta olduğu cami inşaatını ara sıra kontrol ederdi. Bir gün yine inşaata gelmiş, işçilerin çalışmasını kontrol ediyordu. Bir ara gözü bir ameleye takıldı. Güzel yüzlü, saf bir Anadolu çocuğu olan bu amele, sırtına kocaman bir taş almış, iskelenin basamaklarından yukarıya kadar çıkıyor, oraya varınca taşı yere koyacağına tekrar iskeleden aşağı iniyordu. Burada taşı yere koyuyor, sonra tekrar sırtına alıp yukarı çıkıp, tekrar aşağı iniyordu. Bu durumu farkeden Kılıç Ali Paşa, bu genç amelenin yanına vardı ve niçin böyle yaptığın sordu. Kılıç Ali Paşa’yı tanımayan bu genç:

“Efendi Baba, ben burada ameleyim, ücretle çalışıyorum. Üstelik bu inşaat mübarek bir cami inşaatıdır. Ben ise bu gece elimde olmayarak kirlenmişim. Şu vaziyete gusletmem icabetmektedir. Halbuki buralarda bir hamam yok, mesai de başladı. Bırakıp uzak bir yerdeki hamama gitsem, iş geri kalacak ve alacağım ücret bana helal olmayacak. Böyle kirli bir vaziyette de bu taşın cami duvarına konmasına da gönlüm razı olmuyor. Bu yüzden çok müşkül durumdayım” dedi.

Bir amelenin bu samimiyet ve sadakati Kılıç Ali Paşa’yı duygulandırdı . Kendisini tanıttı ve amelenin eline bir miktar para vererek başka bir semtteki bir hamama gönderdi. Sonra caminin mimarı Koca Sinan’ın yanına giderek:

“Mimarım, muradım odur ki, acele olarak hamam inşa oluna. Bırak cami inşaatımız biraz geri dursun. Evvel hamamı inşa ile Ümmet-i Muhammed’in istifadelerine, Allah rızası için bilâ ücret hizmete âmâde kılayım. Sonra camiyi tamamlarız” dedi ve hemen hamam inşasına başlandı. Hamamın bitirilmesinden sonra da cami inşaatı tamamlandı.

Bir inşaat işçisinde ki inceliğe, asilliğe ve edebe bakın. Bir de etrafta bu sıfatlara sahibim diye dolaşanlara 😉

Osmanlı zamanında ki işçiler bile bir başkaymış demek ki..

Derya Üzerinde Camii


Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, bir gün zamanın padişahı III. Murad Han’ın huzuruna çıkarak, kendi adına bir cami yaptırmak için müsaade lerini istedi. Fakat şair ruhlu ve aynı zamanda nüktedan olan padişah:

“Sen ki deryaların serdarısın. Muktedir isen camiini derya üzre inşa et! Sana karada bir karış yer yoktur” diye ferman buyurdu.

Kılıç Ali Paşa bu fermanı gayet soğukkanlı karşıladı ve:

“Hünkarımız doğru derler. Bizim evimiz de, mekanımız da deryalar dır. O halde mabedimizin de derya üzre inşası münasibdir” deyip müsaade isteyerek huzurdan çıktı. Fakat deniz üzerine cami nasıl yapıla caktı? Hemen o devrin en büyük mimarı Koca Sinan’ın yanına vardı ve durumu ona anlatarak, bu eseri de kendisinin inşa etmesini istedi ve bunun için de, Tophane açıklarında bu inşaatın yapılabileceğini söyledi.

Mimar Sinan’ın, inşaat yerini görüp beğenmesiyle hemen harekete geçildi. Kılıç Ali Paşa, kadırgalarla Anadolu sahillerinden iri kayaları taşıtarak Tophane açıklarında denizi doldurtmaya başladı. Böylece birkaç gün içinde burada küçük bir ada meydana geldi. Burada sahile kadar da ahşap bir köprü inşa edildi. Sonra da Mimar Sinan  inşaata başladı. Eserini tamamlayınca o yüce mimar:

“Deryalar kudursa ve azgın dalgalar kubbenin tepesinden aşsa, yine bu mabed kıyamete kadar kalacaktır” dedi.

Sonraki asırlarda, sahil ile caminin bulunduğu ada arası doldurula rak cami denizden içeride kalmıştır.

Bir Kâse Yoğurt


Osmanlı Devleti döneminde her paşa ve padişah için, memleketinde herkesin istifadesine açık bir hayır kurumu yapıp ahirete öyle gitme, en büyük ideal idi. Bu sebeple, fethedilen yerlerde her biri bir cami, bir külliye veya bir hastane yapıp gitti. Ecdâdımız, kendi devirlerinin kültürünün gerektirdiği müesseseleri kurdular. İnsan nerde neyi tahsil ederse etsin ama Rabbiyle her zaman irtibatlı olsun diye camisiz yer bırakmadılar.

İşte bu düşünce Kanunî’ye de Süleymaniye Camiini yaptırdı. Ancak o, yaptıracağı eserin yalnız kendi defterine kaydolmasını arzu ediyor ve Rabbi’ne böyle bir armağan takdim etmek istiyordu. Onun için, ustalara sıkı sıkıya tenbihatta bulunuyor ve “Kimseden yardım kabul etmeyin” diyordu.

Cami duvarları her gün yüksele dursun, karşıdan bu camii mahzun mahzun seyreden bir nine vardı. İnekleriyle başbaşa, onların sütüyle geçinen bu yaşlı kadın, inkisar içinde kendi kendine, “Ey Allah’ım, Kanunî’ye servet verdin, malk-mülk verdin, Senin uğrunda bir cami yaptırıyor. Bu fakir kuluna bir şey vermedin; ne yapayım da, ben de Senin rızanı kazanayım. Benim elimden böyle işler gelmez. Elimden gelen, ustalara bir tas yoğurt ikram etmektir.” der ve ustalara müracaat eder.

Onlar, padişahın izni olmadığını söylerlerse de, kadının ısrarına dayanamayıp, yoğurdu alıp yerler. Büyük hükümdar, o gece rüyada, yaptığı işin mizanda tartıldığını görür. Terazinin bir kefesine Süleymaniye Camii, diğerine ise bir tas yoğurt konulmuş ve yoğurt, camiden ağır basmıştır. Sabah olur; Kanunî, ayakları titreye titreye ustaların yanına gelir: “Ne yaptınız, kimden ne aldınız?” diye sorar. “Yaşlı bir nine geldi; çok ısrar etti; yalvarıp yakarmalarına dayanamadık ve bir tas yoğurt aldık.” derler. İşte, Süleymaniye’ye ağır basan yaşlı kadının o bir tas yoğurdudur. Kanunî, gördüğü rüyayı oradakilere nakleder.

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: