Mesleki Bilgiler, Hobiler, Çalışmalar, Öneriler, Güncel Bilgiler ve Haberler, Farklı Bir Bakış Açısı

Archive for the ‘Not Defterim’ Category

Osmanlı’da İlk Feminist Kadın


Mary Mills Patrick, feminizm hareketini Amerika’dan Osmanlı’ya taşıyan ilk kadın… İstanbul’da bisikletle ve peçesiz olarak sokağa çıkan ilk kadın da budur. Onun bu davranışı, Hıristiyan azınlıklara mensup kız öğrenciler tarafından bile büyük tepkiyle karşılanmıştır.

Patrick, İrlanda’dan Amerika’ya göç etmiş bir ailenin kızıydı. Üniversite eğitimini Amerika’ da yaptı. İsviçre’nin Bern Üniversitesinde eski Yunan felsefesi üzerine doktora eğitimi aldı. Fransızca, Almanca, Ermenice, Yunanca ve Türkçe biliyordu. O, iyi yetiştirilmiş bir misyonerdi. Bu eğitimden sonra Türkiye’ye geldi. Erzurum’da görev yaptı.

Patrick, 1876 yılında henüz 26 yaşında genç ve idealist bir kadın iken, Üsküdar’da faaliyet gösteren İstanbul Kız Koleji’nde felsefe hocalığına başladı. Kolejde 1890’da müdireliğe başlayan Patrick, 1924 yılına kadar bu görevde kaldı. Bu tarihte görevini Kathryn Nevell Adams’a devrederek Amerika’ya gitti. Bu kolejin ilk mezunları arasında şu isimler vardı: Halide Edip Adıvar, Zeynep Necef Uğurlu (Akra), Nilgün Cerrahoğlu, Leyla Umar, Prof. Dr. Nur Aytekin Serter (İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı), Dr. Nevma Atay Madanoğlu.Patrick, “Vurun Kahpeye” romanının yazarı Halide Edip Adıvar’ı çok etkiledi. Ondan “Seçkin mezunumuz geldi, peçesini kaldırdı ve bizden gördüğü eğitimle ilgili konuştu.” diye söz ediyor. Bu kolej 7.3.1922’de, merkezi New York’ta bulunan Yakın Doğu Koleji Birliğine katıldı. Birlik ilk önce İstanbul Robert Koleji ve Beyrut Üniversitesi’nden meydana geliyordu. Daha sonra İzmir Uluslararası Koleji, Atina Koleji ve Sofya’daki Amerikan Koleji de birliğe dahil oldu. Mary Mills Patrick anılarında diyor ki:“Kadınların peçesi üzerine mücadeleler özellikle savaşın ilk yılında dikkat çekiciydi. Eski günlerde hiçbir zaman bir Türk kadını sokakta peçesiz görülmezdi. Ancak savaşın ilk zamanlarında peçeler kayboldu, etekler kısaldı ve artık kadınlar her türlü ilerleme ve eğitime hazırdı(!)…”

Patrick, 1890’lı yıllarda kolejin; Türkler, Bulgarlar, Rumlar, Ermeniler, Arnavutlar, Fransızlar, İngilizler ve Amerikalılardan oluşan öğrenci sayısının önemli bir artış gösterdiğini söylemektedir.

Tutunda Pisa Kulesi Devrilmesin !


Pisa kulesinin hikayesini bilenleriniz vardır, ilginç bir hikayesi var. Kulenin yapılış amacı;” Pisa’nın gücünün ve zenginliğinin bir sembolü olarak Cenova ve Venedik’e rakip olarak yapılmış “. Aman ne güç, ne zenginlik.. Vatandaşlar, 56 katlı kuleyi, 3m temel genişliğiyle(!) yumuşak zemine yapmaya çalışmışlar, tabii ellerine yüzlerine bulaştırmışlar fakat nafile.

Pisa kulesinin hikayesini aktaracağım, aktarmamın sebebi kulenin bir şaheser oluşu filan değil, bizim tarihteki derya üzerine camii yapabilen mimarlarımızın, savaş meydanında bu zamanda dökülemeyen topları döktüren padişahlarımızın kıymetini anlamamız içindir.

 pisa kulesi

Tarihi Pisa kentinin askeri başarılarının ve zenginliğinin dorukta olduğu bir dönemde (!), 12. yüzyılın ikinci yarısında kilise ileri gelenleri Miracoli Meydanı’nda 3 anıt yapının yapımına karar verdiler. Bunlardan biri büyük bir katedral olan Duomo, diğeri Vaftizhane, üçüncüsü ise Çan Kulesi idi. Çan kulesinin giriş kapısının üzerinde belirtilen yapıya başlangıç tarihi 9 Ağustos 1173’tür. Kulenin mimarı, tamamlandığında ancak 54m’ye yükselebilen kulenin 100m yükselmesini planlamaktaydı. Bu nedenle 700m3 kırma taş ve harçtan oluşan, duvar kalınlığı 3.57m’yİ bulan, spiral biçimli bir temel inşa edilmişti. Kule konstrüksiyonunun ana malzemeleri mermer ve kireç taşıydı. Kulenin ilk katı sağır kemerli duvarlardan ve bunların önündeki klasik başlıklı sütunlardan oluşuyordu. Kule, 1178’de konstrüksiyon 3. kata ulaştığında batmaya başlamıştır. Bunun nedeni 3m’lik temelin, zayıf, stabil olmayan, ince kum, kil ve deniz kabuklarından oluşan bir zemine oturmasıdır. İki nehrin kavuştuğu lagün üzerinde yer alan Pisa kentinin alüvyonlu toprağı, inşaatlar için zayıf bir zemin oluşturmaktadır. Bu da tasarımın daha baştan kusurlu olması demekti. Bunu takiben konstrüksiyon yaklaşık bir yüzyıl durmak zorunda kaldı. Çünkü Pisa’lılar sürekli olarak Cenova, Lucca ve Floransa ile savaşıyorlardı. Bu gecikme, alt zemin toprağının yerleşmesi için zaman kazanılmasını sağladı. Aksi durumda kule büyük İhtimalle devrilecekti. 1198te bitmemiş konstrüksiyonun üçüncü katına saatler geçici olarak yerleştirildi. 1272’de Camposanto’nun mimarı Giovanni di Simone, İşe bırakıldığı yerden başladı. Mühendisler, eğimi dengelemek için yüksek katlarda bir tarafın kat döşemelerini diğer taraftan daha yüksek olacak biçimde inşa ettiler. Bu da kulenin diğer tarafa meyletmesine yol açtı. 1278’de yedinci kata ulaşıldığında yapı güneye 1 derece (80cm) yatmıştı. 1284’de Pisa’lılar, Melorya Savaşı’nda Cenova’l ılara yenildiğinde kulenin yapımı gene durdu. Yedinci kat 1319’da tamamlandı. Çan odası 1372’ye kadar eklenmedi. Bunu, kulenin Romanesk stilini çan odasının Gotik elemanlarıyla başarılı bir şekilde kaynaştıran Tommaso di Andrea Pisano inşa etti. Güneye doğru eğimi dengelemek amacıyla yedinci kornişten itibaren güney tarafına 6 basamak, kuzey tarafına 4 basamak eklediler. Çan odasında, her biri bir notaya denk gelen 7 çan bulunmaktaydı. 1372 yılında kule, yaklaşık 55m’yi bulan 8 katıyla sonunda tamamlanmıştı.

Geçen yüzyıllar boyunca mimar ve mühendisler, Pisa Kulesi’nin eğimine çözüm getirmek için çeşitli girişimlerde bulundular. 1838 yılında mimar Alessandro Della Gherardesca, kulenin çevresine gömülü temel basamaklarını ve sütun kaidelerini ortaya çıkarmak için catino denen bir yürüme yolu kazdı. Catino güney tarafında su seviyesinin altında kaldığından, kazı suyun içeriye dolmasına neden oldu ve bunu takiben kule, yarım derece daha yattı, 1911’den itibaren gerçekleştirilen teodolit okumaları eğer daha önce gerçekleşmezse kulenin 2050’de yıkılacağını öngörüyordu. Kulenin aslında nasıl olup ta yıkılmadığı merak konusudur. Kurtarma çalışmaları başlamadan önce yapılan bir bilgisayar modellemesinde, sanal eğim gerçek eğjme ulaşamadan kulenin bilgisayar modelinin yıkıldığı gözlenmiştir. (Gerçekte dikeyden 5,5 derece sapma vardı, halbuki model 5,44 derecede yıkıldı.) Kurtarma çalışmalarında önemli rol alan inşaat mühendisi John Burland, kulenin bugüne kadar yıkılmamasının nedenini kulenin 14,500 tonluk kütlesi olduğunu söylemiştir, Sonunda 1 990 yılında kule güvenliği sağlama ve restorasyon çalışmaları için kapatıldı. 2001’e kadar süren restorasyon sonucu yapının eğimi azaltılarak 1838’deki durumuna geri döndürüldü. 1993’de kulenin eğikliği 4,47metreyle rekor düzeye ulaşmıştı. Yapılan kurtarma çalışmaları sonucu 2001 yılında eğimin 4,10 metreye düşmesi sağlandı. Pisa Kulesi kurtarma çalışmalarına rehberlik etmiş olan Prof. Michele Jamiolkowskİ,  1700’lü yıllardan bu yana kuledeki eğim değişikliğinin ilk defa durduğunu, 3,99 metreye inmiş olan eğimin sabitlik kazandığını kamuoyuna açıkladı. Böylelikle kulenin bir 300 yıl daha güvenle ayakta durması öngörülmektedir.

Her gün eğilen ünlü kuleye önce 870 ton ağırlık kondu. Gövde, çelik halatlarla bağlandı. Altındaki toprak oyuldu ve halatlar çekildi.

1 – 1989’dabir milyon ziyaretçinin basamaklarını zorlukla tırmandığı kulenin, tehlike çanlarının çalması üzerine Ocak 1990’da kapatılarak kurtarma operasyonu için uluslararası bir komite kuruldu ve hazırlanan plan uygulamaya konuldu.

2 – İlkin kulenin alt kısmındaki eğik tarafın tam karşıtı olan kuzey bölgesine 870 ton ağırlığında kurşun kalıplar konuldu. Böylece eğikliğin daha da ilerlemesi durduruldu. Bunun ardından kule, çelik halatlarla başka noktalara bağlandı.

3 – Üçüncü aşamada kurşun ağırlıkların konulduğu bölgenin altı kazınarak, toprağı alındı. Ve çelik halatlar karşı taraftaki denk ağırlıkta bağlandığı iki ayrı bölgeden çekilerek, kulenin eğikliği 5.5 dereceden 5 dereceye düşürüldü. Kule için geçen 12 yıl zarfında bugüne kadar 55 milyar İtalyan lireti (yaklaşık 38 trilyon TL) harcandı.

Ölçülerle Pisa Kulesi

* Yükseklik: 58,36m (temelden), 55m (zeminden) 8 kat,

* Temel dış çapı: 15,484m

* Temel iç çapı: 7,368m

* Eğim derecesi: Dikeyden 3,97 derece (dikeyden 3,9m sapma) 2008 deki durum

* Duvar kalınlığı: Temelde 4m, en üstte 2,4m

* Ağırlık: 14,700ton

* Çan sayısı: 7 (her biri bir notanın sesini veriyor.)

* Çan kulesine çıkan basamak sayısı: 296 adet.

 

‘Kötü’ Seyirler..


Önceki gün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam köşe yazarlarıyla bir araya geldi. Detayları haberde okumuşsunuzdur. Benim değineceğim, toplantıda bakanın ‘değerlerimizin kaybolmaya başlayıp başlamadığı ve geri kazanmak adına neler yapılabileceği konusunda düşünmemiz’ ricası…
Kimi yazarların aksine ben medyanın özellikle görsel medyanın bu konuda ciddi anlamda sorumlu olduğunu düşünüyorum. Evvelce yazasım vardı ama bu köşede pembe şakrak gülüp yaşarken “Şu güzel ortamı bozuyorsun” olmasın deyu ertelemiştim. Ahanda vaktidir!
Atomun çekirdeğini bozarsanız valance elektron ve proton dengesini, hücre yapısını ve dolayısıyla tüm sistemi bozarsınız. Toplumun çekirdeği ‘ailenin’ altı oyuluyor! Hem de uzun süredir, sessiz ve derinden, eğlendire sevdire…
Televizyondaki dizilerde rol modeller hep güçlü, aşırı zengin, acımasız, zorba karakterler. Standart daire yok; yalıdan malikâneden geçilmiyor, olması gerek buymuş gibi! Zengin fakir aşkı Yeşilçam’da da yıllarca işlendi ama şimdi mesaj net; edinmek ve kazanmak için tek gereken ‘dişi’ olmak.  Hizmetçi-çalışan-sekreter herhangi bir alt kademeden başla, dişiliğini kullana kullana, biraz da entrika hoop her şey senin! Konağı ele geçir, şirketi al, iki kardeşi hatta bir de bonus babalarını idare et, banka hesabını fulle, olmadı üre! Okuma, çalışma, düşünme, üretme; ‘dişi’ ol yeter!
Aliye diye bir diziyle başladı. Kötü bir kocası vardı, iki de çocuğu. Boşanamadı ama âşık oldu. Mağdur edebiyatıyla yaşlı başlı büyükanneler bile onu haklı buldu, ‘aldatabilir ki’ lafı telaffuz edilir oldu! Ağza alınamayan bu fiil, kimi gazetelerde tam sayfa ‘nasıl aldattım’ hikâyeleriyle ve bunu kâh  ‘olabiliyormuş’ fikriyle kâh iç geçirerek okuyanlarla yolunu buldu. Varan 2; Şehrazat diye bir tip vardı. Çocuğu hastaydı, acil para lazımdı. Evlat bu, uğruna can verilir. Ahlaksız teklifi kabul etti, tek gecelik ilişki… Ama kadıncağız nasıl masum, nasıl anne, nasıl hanımefendi. Diyalogları ve kurgusuyla göz doldurdu, milyonların zihnine de ‘haklı ve kutsal bir gerekçen varsa fuhuş da olabilir’ mesajını bölümlerce soktu! 
Devir Lale devri. Baba mı amca mı her neyse, adam zengin, gelenekçi ve dindar bir holding sahibi. Yeğenine çok düşkün, hep hakim yaka gömlek, hep zarif, hep inançlı ama yengesinden çocuk sahibi. Ağır çekim bebeğin kulağına ezan okuyup isim koyuyor, bi koşu cinayet işleyip geliyor. Malum yeğen, oğul karışımı da evleniyor, çocuk; eşini baldızla aldatıyor, çocuk, köyden taze getirtiyor, yine çocuk. Adam tam aile babası, tüm derdimiz Çınar’ın bahtsızlığı! Kaynanasını da babasıyla everdi. Tüm bu sosyopatlar aynı evde ikamet etti. Senelerce her iki aileden biri de bunları soluksuz  izledi!..
Ve daha biir sürü yapım, ama yer yok yazamadım. Mesajları nakış gibi işlediler; sayısız çirkinliği normalleştirdiler! Kadını bozarsanız, anneyi; anneyi bozarsanız aileyi, aileyi bozarsanız toplumu çökertirsiniz!..
Ayarını bozduk mu, bir de kökünü sallayalım dediler. Tarihine saldırdılar; “Ya booş geç, senin atan da bozukmuş!” diye yutturmaktalar… Saydığın, övündüğün, örnek aldığın, ruhunu dayadığın sıradağları maneviyatını sallıyorlar; tarihini çarpıtıyorlar!
Brezilya dizilerindeki gibi hastane odasına sızıp gizlice seruma zehir enjekte etmeye hacet yok. Sosyal çürüme böyle stratejik yapılır.

 

Halime Gürbüz

Türkiye Gazetesi

“Ne Arıyorum?”


An oluyor bir garip duyguya varıyorum, 
Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?..

 

Necip Fazıl Kısakürek

Kaçan Kovalanır


Oysaki az kalmıştı vuslata, bir başıma bu ıssız durakta; yine geç kaldım sana ben, yine yetişemedim koştum da peşinden.”  Gözyaşları içinde okurken bu mısraları sorarım azizim; Siz de koştunuz peşinden ve otobüsü yakalayamadınız değil mi? Size de otobüs içinden sırıtarak baktılar, duraktakiler halinize acıdılar değil mi?  Üzülmeyin, yalnız değilsiniz. Ne civanlar otobüsün peşinden eve kadar koştular, ne garibanlar tekerleğe kadar yetişip binemedikleri için telef oldular…

İçerden seyretmesi keyifli de, yetişmeye çalışırken hiç komik değil! Benim de koşmuşluğum vardır otobüs peşinden, Usain Bolt’un doping alıp ameliyatla beyaz olmuş hâli gibi… Depara kalktığın anda “ya, bağırsam mı?”  endişesi yaşarsın, bu arada otobüsün cam kenarlarındakilerle kısa göz temasları kurarsın şoförü ikaz ediyorlar mı diye, bakarsın onlardan umut yok; koşarken ıslık çalmayı denersin beceremezsin, sonra ‘kaçıyor ya otobüs’ refleksiyle kollarını aça aça “Hüoopp! helelelöeey!” gibi naralar, otobüse tokat, yumruk falan atarsın ve pek tabii ‘rezil oldum’ gerilimi yaşarsın…

Gülümse, hadi gülümse; Efendim, hareket etmek üzere olan otobüse yetişmek amacıyla koşan insanların yüzde doksanı güler! Kişinin şoföre şirin görünme çabası mıdır, kendisine acıyarak bakan tiplere “yok aslında o kadar da zor durumda değilim” mesajı mıdır, ettiği küfürler belli olmasın diye takındığı yüz ifadesi midir bilinmez…

Zafer bizimdir;  Otobüse yetişildiğinde gülümseme devam eder. Genç bayanlarda ‘ay sinirim bozuldu’ gülmesi, teyzelerde muzafferane 32 diş ful ekran sırıtma. Beyler ise artık gülmez. Hele de koşarken gömleğin üst cebini tutan amcalar. Onlar daha bi asabi! İçeri doğru ilerlerken otobüstekilere “Ne bakyoğunuz?!“ bakışı fırlatıp, içinden “hepinizin ben var yaa…” diyormuşçasına gerginlik oluştururlar. Hatta dışarıdayken göz göze geldiği halde “kaptan gelen var” dememişleri tek tek arayan bile mevcuttur.

Bırak gitsin, dönerse senindir; Karizma dağıldı, talan! Sen kalk otobüsün peşinde kendini parala, hatta finali uzun atlamayla şenlendir, buna rağmen yakalayama… Büyük rezillik. Durumu kabullenip kös kös seni izleyenlerin arasına geri dönseeen “gerisekaaalıı yaa” diyen yüzler, gözler göreceksin… Durağa dönüp maymun mu olsam, şoföre sövüp hıncımı mı çıkarsam? Önü arkası belli olmayan pijama kararsızlığı yaşar insan. İyisi mi, hazır başlamışken bir sonraki durağa kadar koşun. Nasılsa oradakiler sizi ilk defa görüyor olacak..

“Sen her şeye karışma“ diye büyütülmüş bir neslin ‘kaptan ağır ol’ diyememesidir hüznün diğer adı! Sen canhıraş koşarken “hadi oğlum, hadi kızım başarabilirsin” diyorlardır belki içlerinden. Elimde laptop, çanta, torba, yağmurdan kedi enceği modeli saçlarla karga tulumba tombalak yetişip bindiğimde, “Naptık biz, kusura bakma evladım, gençliğini yedik…” dermişçesine bakıyorlardı hepsi birden… Fırrkh!..,

Halime Gürbüz
Türkiye Gazetesi

Babadan Oğula


Eve dönmez bir akşam;
Ve gün yüzlü çocuğu,
Sorar: Nerede babam?

Bakarlar, oldu, bitti;
Gelir, derler çocuğa,
Baban attaya gitti.

Uzar gider bu atta;
Ve neler neler olmaz
Ve kim bilir ve hatta;

Bir mahşer gerisinde;
Babası döner bir gün,
Oğlunun derisinde…

Necip Fazıl Kısakürek

Zevkle Okuyacağınız Bir Makale: İstanbul Hatırası


Eskiden taşradan İstanbul’a gelip de, ayaklı siyah örtülü seyyar fotoğrafçılara arkasında “İstanbul Hatırası” yazan bir hatıra fotoğrafı çektirmeyen yok gibiydi.

Siyah örtülü ayaklı fotoğraf makineleri, sadece vesikalar fotoğraflar çekmekle kalmadı. Arkası manzaralı, desenli veya “İstanbul Hatırası” yazan hususi resimler de çekildi. Muayyen vesilelerle giyinip süslenip fotoğraf stüdyolarına giderek “resim çıkartmak” âdet oldu. Yeni evliler, çocukları ile beraber aileler, birbirini çok seven arkadaşlar hep beraber resim çektirirdi. İşi bilenler kameraya bakmaz, gözlerini ufka dikerek hem artistik bir fotoğraf verir, hem de bu işin ehli olduğunu anlatmak isterdi.

Ciddiyete davet

Fotoğraf çektirirken gülmek asla caiz değildir. Hatta Sultan Hamid’in fotoğrafını çeken Bogos Tarkulyan cesaret edip “Padişahım, biraz tebessüm buyurmaz mısınız?” dediğinde, “Hayır, bilakis ciddi bulunmak elzemdir”cevabını almıştı. Demek ki şimdi bazı devletlerin pasaport ve vizede gülmeyen fotoğraf istemeleri boşuna değildir. İnsan güldüğü zaman, karakterini gizliyor olsa gerek. Rahmetli dedem bir kitapta Bağdadlı İsmail Paşa’nın namazda gibi ellerini bağlayıp, başını da hafifçe öne eğdiği resmini pek beğenerek, “İşte eskiler böyle edepliydi” demişti.

Birinci Cihan Harbi’ni müteakip sokak fotoğrafçıları ortaya çıktı. Bunlara alaminut, dakikalık, şipşak gibi isimler verilirdi. Ekseriya resmi dairelerin yakınında bulunurdu. Makinenin körüklü denen kısmı Avrupa’dan gelir; kutu kısmı İstanbul’da yapılırdı. Kutuların içindeki iki küvet, karanlık oda yerini utar, burada resmin banyosu yapılırdı. Halkın Arap dediği negatif antigraf üzerine konur, tekrar fotoğraf çekilir, kâğıda aksettirilirdi. Halk fotoğrafta yüzünün kabak gibi aydınlık olmasını isterdi. Yüzün gölgeli olmasını fotoğrafçının hatası sayılır, resim geri verilirdi. Sokak fotoğrafçılarının, büyük boyda siyah zemin üzerine işlenmiş hayali resimlerden dekoru vardı. Sütunlar, üzerinde saksılar, çiçekler, çardaklar, sütunlar, fıskiyeli havuzlar, kuşlar, manzaralar, köşkler, ayyıldızlar, bayraklar bulunurdu. İstanbul Hatırası yazan siyah perdelerde Galata Köprüsü, Kız Kulesi, câmiler, köşkler, saraylar yer alır; bunlar nakış ile süslenirdi. İstanbul’a gelip de bundan çektirmeyen yok gibiydi. Başka bir fon bezi üzerinde Askerlik Hatırası yazar; askerlerin elinde tüfek, omuzda fişeklik olurdu. Bunlar memlekete hatıra olarak gönderilirdi.

Bohçacının tavsiyesi

Fotoğrafhaneler ise atölye şeklindedir. Tablolardan alınma fon resimleri vardır. Gardrop bile vardır. Boyunbağsız gelenlere boyunbağı takılır; kalıplı fes uydurulur. Taraksız ve aynasız fotoğrafhane olmaz. Cilt cilt kitaplar, hokkalar, kalemler, hatta bazen zeybek elbiseleri demirbaş hükmündedir. Fotoğrafçı her şeye karışır. Çatık kaşları düzeltir, gülmesi gerekeni güldürür. Dağınık bıyıkları burdurur. Elini, kolunu, ayağını düzeltir; her şeyi çeki düzen verir. Böylece insandan çok robota benzeyen bir fotoğraf elde edilir. Gerçi Şair Eşref’in şu beyti meşhurdur: Aslına uymazsa tasvirin n’ola/Giydiğin gömlek emanet, fes elin!

Resim çektiren, masa başında eli şakağında ise, sevdiğini düşünüyor demektir. Bu resim sevgiliye mesaj olarak gönderilir. Fotoğraf aldıracak genç kendisini okumuş göstermek isterse, masa önünde kitap okur gibi poz verir. Babıâli kâtipleri hokka-kalem önünde durur, yazı yazar gibi yapar. Okumuşluk o zaman meziyet olduğundan, bu resme bakan kızlar mest olur; talip kabul edilir. Hatta izdivaca aracılık eden bohçacı kadınlar, damada böyle resim çektirmesini hatırlatır. O zamanlar evlilikler de fotoğraf alışverişi ile cereyan eder. Damadın bilmem hangi meşhur stüdyoda alınmış fotoğrafisi kıza gösterilir; kız daha ağzını açmadan evdeki hanımların hepsi bir fikir beyan eder; kimi ellerini beğenmez, kimi içten pazarlıklı bulur, kimi buğulu gözlerine, kaytan bıyıklarına bayılır, fotoğraf günlerce elden ele dolaşır. Bu zaman zarfında “hâsıl olan kanaat muvacehesinde” damat ya davet, ya reddolunur.

Kerem misâli…

Çok fazla resim aldırmak da hafiflik olarak değerlendirilir. Çektirilen fotoğraflardan lüzumu kadar yaptırılır, eşe dosta imzalanarak ithaf edilir. Mektup içinde gönderilen bu portre fotoğrafları, haberleşme ve nakliyenin zayıf olduğu zamanlarda insanlar arasında muhabbeti temine yarar. Fotoğraflara imza ve tarih koymadan evvel dokunaklı bir beyit yazmak âdettir: “Gûşe-i nisyâna atma sakla solgun resmimi/Buna baktıkta hatırla nâçizâne ismimi” veya “Hâk-i firkat ferâmuş ettirirse cismimi/Hâtıra olmak üzre takdim ettim resmimi” yahud “Âtide yâda vesile olur ümidiyle bu gölgemi sevgili felancaya takdim ediyorum.” Eğer âşıkane bir vaziyet varsa, yazılar da değişir: “Şu zavallı hayalim iltifatınıza nâil olursa, hayatımın en unutulmaz saadeti olacaktır” veya  “Çocuklukta, mahallede oyun oynarken başlayan aşkımızın bir nişânesi olmak üzere bu mahzun hayalimi takdime cesaret ediyorum” yazılır. Altına da yine birkaç kelime eklenir: “Kerem misali yanan zavallı Mecdi.” Taraflar birbirini tanıyorsa imzasız resim gönderilir, altına da “Gönülde var iken muhabbet/İmza koymaya ne hacet” yazılır. Avamca bir başka kıta şöyledir: “Topraktaki izler/Dallardaki filizler/Size bakan bu gözler/Daima sizi özler”.

Bazı resimlerde fotoğraf oyunu ile dumanlar arasında sevgilinin hayali, altta da âşıkın resmi konur. Bazısının sigara dumanının içinde arkadaşının resmi yer alır. Bazısında birbirine bağlı iki halka içinde sevenler resmedilir. Resim mektuba konmadan evvel bir köşesine “Ah minelaşk!” (Aşkın elinden çektiğim nedir?) veya “el-aman”, “el-firak” gibi ahlar, oflar yazılır; bir de kalbe saplanmış ok çizilirdi. Tabii âşıklığın ayıp sayıldığı o devirde bunlar gizli kapaklı yapılır.

Bu devirde kadınların fotoğrafını çeken kadın fotoğrafçılar da vardır. Bunlara gidenler kendilerine diledikleri biçimi verirler. Kimisi saçlarını dağıtır, peri kızı olur. Kimi bahriyeli, kimi kantocu kostümü giyer. Çiçekler tüller arasında resim çektirir. Buraya giden kızların hepsi de hafifmeşrep değildir. İyi aile kızları da vardır. Fakat bu resimler hiçbir zaman fotoğrafhane camekânında ve albümlerinde teşhir edilmez.

 

Kaynak: Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: